notes notes
nevi şahısların en münhasırı
négligé/ kötütohum
ha ha

uzuuun zamandır beklemiş olduğum (ama bunun farkında olmadığım) tarzda bir gün yaşıyorum. iki haftayı aşkın bir süredir özgürüm okuldan, sorumluluklardan ama bugün evde beni rahatsız edebilecek kimsenin olmayışıyla bunun farkına vardım. şöyle ki: bir göz rahatsızlığım olduğu için ışıklı ortamları çekemiyorum, bana kalsa panjurlarım normalin tersine sabah kapalı gece açık olurdu. ama panjurlarım balkona açıldığı için ve evi çekip toparlayan şahıs bakımından bu mekan işlek bir temizlik istasyonu olduğu için odam ve ben pek rahat bırakılmayız. işte bugün bu sahış yok, odamın içinde bir güneş yok ve elektrikli süpürge ve koşuşturma sesleri de yok, ve kendisinin eksikliğinin hayatıma etkisinin ne kadar büyük olduğunu bilse birden varoluşçu olurdu bence. odamın karanlıklığından yararlanarak rahat rahat bande a part izledim, bir gün odine-franz-arthur üçlüsü gibi louvre’ı koşarak turlayacak cesarete sahip olup olamayacağımı ya da bu cesarete sahip olan insanlarla tanışıp tanışmayacağımı merak ettim. bir de o sessizlik sahnesi ne mükemmeldi! ya da dans sekansı. ya da arthur’un diğerlerini satarak geri dönüp parayı köpek klübesinden bulması. anna karina’nın, odine’in bir sahnede sanki filmde değilmiş gibi kameraya bakıp izleyiciye soru soruşu. büyüksün godard!

Franz thinks of everything and nothing. He wonders if the world is becoming a dream or if the dream is becoming the world.

Sometimes, if you don’t hide stuff, nobody notices. I read that in an American book.

bir de franz’ın kafka arthur’un rimbaud oluşu var. filmi izlerken sabit-kalınkafalılığım sağolsun tipinin çok benzemesine ve felsefesine rağmen franz’ın kafka oluşunu anlamadım, arthur’un soyadının “rimbaud” olduğunu söylemesini de odine’in saflığı üzerinden bir şaka sanıp güldüm. neyse. sonra jean genet’nin balkon‘una başladım, nasıl sürükleyici, bir de bande a part‘la iyi/kötü tartışması bakımından uyum içinde, şimdi birden ne alaka da, ardarda bakınca ikisine de o aynı anti-kurumsallık havası ya da farklı ahlak anlayışları buram buram. I guess. dedim seneye londra’da mutlaka düzgün bir tiyatro bulup izleyeyim şu oyunu. sonra alberto giacometti’nin çok şahane bir fotoğrafı vardır, stüdyosunun içinde bir sergiye hazırlanırken. giacometti heykelini taşırken hareket içinde yakalanmıştır ve ondan neredeyse kendi heykelleri gibi zayıf ve hayaletimsi görünür. işte o fotoğraf. onu henri cartier-bresson çekmiş, bunu öğrendim, mutluyum. şimdi the ghost song çalıyor, gitmem lazım. bir de pentax k10d istiyorum. mümkünse.

gün, sandviç yapma konusunda şeflik mertebesine eriştiğim gündür.

“I always feel like I’m struggling to become someone else. Like I’m trying to find a new place, grab hold of a new life, a new personality. I guess it’s part of growing up, yet it’s also an attempt to reinvent myself. By becoming a different me, I could free myself of everything. I seriously believed I could escape myself- as long as I made the effort. But I always hit a dead end. No matter where I go, I still end up me. What’s missing never changes. The scenery may change, but I’m still the same old incomplete person. The same missing elements torture me with a hunger that I can never satisfy. I guess that lack itself is as close as I’ll come to define myself. For your sake, I’d like to become a new person. It may not be easy, but if I give it my best shot, perhaps I can manage to change. The truth is, though, if put in the same situation again, I might very well do the same thing all over. I might very well hurt you all over again. I can’t promise anything. That’s what I meant when I said I had no right. I just don’t have the confidence to win over that force in me.” Haruki Murakami

horses, horses!

patti smith’in çoluk çocuk‘unu okuduktan sonra kitapta cömertçe aktarılan zengin iç dünyaya, özgürlüğe, değişime ve dehaya karşı kendimi nasıl alçak, nasıl basit, nasıl sıkıştırılmış ve nasıl sabit hissettim anlatamam. en çok da kıskanç.

bence bu kadın bir şaman/bir kızılderili kabilesi reisi/bir büyücü.

plein soleil ya da the talented mr. ripley

bugün plein soleil‘i izledim. rené clément’ın 1960 tarihli filmi, patricia highsmith’in the talented mr. ripley romanının bir uyarlaması. aslında olay akışı, konu bakımından hiç yabancı değildi film, anthony minghella’nın 1999 tarihli romanla aynı adı taşıyan yeni versiyonunu rastgele cnbc-e’de izlemiştim. uzun keşifler sonrası bulunan ve yüksek beklentilerle izlenen filmlerin yanında böyle rastgele izlediğim bir filmin bu kadar etkileyici bir film olacağını beklemezdim açıkçası.

filmi izlememin üzerinden uzuuun zaman geçmesine rağmen bazı sahneleri çok net hatırlıyorum, minghella’yla benim fotografik hafızalarımız ve görsel anlayışlarımız iyi geçindi sanırsam. üç sahne var mesela, benim hiç unutmadığım. neyse bunlara sonra gelelim, ilk olayı anlatalım. bu filmde ezik bir genç çocuk var -adı tom ripley- ezik derken hareketlerinde bir güvensizlik var, insanı rahatsız eden bir uyumsuzluk var. olay bu silik tom ripley’in üniversitesinin popüler çocuğu dickie’nin milyoner babasıyla rastlaşmasıyla başlıyor. dickie, babasının ona miras bırakmak istediği işe dair yükümlülükleri kaldırmak istemiyor, italya’da sevgilisiyle hedonistik bir hayat yaşıyor ve haliyle babası bu durumdan rahatsız. dickie’yi amerika’ya geri dönmesi için ikna etme görevini yeni tanıştığı tom’a veriyor, para karşılığında. tom italya’nın küçük bir kasabasında dickie’yi sevgilisiyle güneşlenirken buluyor ve kendini dickie’ye hatırlatmaya çalışıyor. oldukça züppe bir karakter olan dickie’nin tom’a ilk yaptığı yorumlardan biri ne kadar beyaz göründüğü, kendisi bronzlaşmış, o kasabanın üst tabakasından biri olmanın getirdiği hayat tarzını benimsemiş oldukça. tom’u ilk “öteki” konumuna koysa da saflığı, samimiyeti onu cezbetmiş olacak ki yavaş yavaş tom’u kendi yaşam tarzının içine çekerek büyülüyor (baba ile tom aralarındaki anlaşma zaten unutuluyor). dickie’nin her bakımdan rahat oluşu, kendisine duyduğu aşırı özgüven, kendisine çok farklı bir hayat tarzı önermesi dickie’yi tom’un gözünde bir kült, bir idol haline getiriyor ve bu da ilişkilerini gerginleştiriyor. ben bu yüzden filmi ikiye ayırıyorum; ilk kısım hiç bitmeyecek gibi görünen bir tatili, rüyayı anlatan kısım- ikinci kısım ise psikolojik gerilimin son derece baskın olduğu, tom’un kimlik bunalımının başladığı ve dickie’nin yerine geçmeye çalıştığı bölüm. ilk kısıma değinirsem: güzel bir tipik italyan evi, yatla yapılan turlar, gece dışarıda eğlence, tom ve dickie arasında, dickie’nin sevgilisiyle ilişkisini gölgeleyecek nitelikteki sıkı arkadaşlık-hayranlık ilişkisi. işte hayran olduğum iki sahne bu kısımda. evde uzun uzun, lüks bir kahvaltı yaptıkları bir sabah gywneth paltrow’un canlandırdığı dickie’nin sevgilisi marge, elinde sepetiyle bahçelerindeki portakal ağacından portakal topluyor, çok yavaş, çok kibar bir biçimde. dedim minghella sen en hakikisinden bir fotoğrafçısın. diğer sahne de, ki efsane olmuş olması muhtemel, tom, dickie ve oranın yerlisi bir adamın bir barda “tu vuo fa l’americano” adlı şarkıyı söyleyişleri. öyle canlı ki, öyle mutlular ki, izleyici bu filmin en ağırından psikolojik gerilim filmine dönüşeceğini tahmin bile edemez.

ama bu happy-and-rosy’lik hali, bu balayı da bir noktada bitiyor. bir sahne var, çok psikopat; dickie su dolu küvetin içindeyken tom da küvetin köşesinde oturuyor ve küvetin üzerinde dengeledikleri satranç masasında satranç oynuyorlar. tom küvete girip giremeyeceğini soruyor, dickie de tersleyerek hayır diyor, bu gerilim içinde tom ben sen çıktıktan sonra girip giremeyeceğimi soruyordum diyor. daha sonra birlikte yaptıkları tren yolculuğunda dickie uyurken tom onu uzun uzun görüyor, kendinde onun, onda kendinin yansımasını görüyor camdan, hatırladığım kadarıyla. bu noktalar inanılmaz gergin, başka bir gerginlik de yine o çok bayıldığım fotografik sahnelerin birinden, alttan alttan veriliyor. italyan kasabasında bir dini tören gerçekleşiyor (bir cenaze? hatırlamıyorum) ve o yöreye özgü ritüeller çok karamsar ve çarpıcı verilmiş. tören ölünün (evet, cenazeydi) denize atılmasıyla bitiyor, bu son derece ironik çünkü tom, kıskançlığının gözünü bürümesi üzerine dickie’yle boğuşarak onu bir kayıkta öldürüyor, sonra denize atıyor ve burdan sonra tom’un dickieleşme süreci başlıyor, ama bir yandan da çevresindekilere dickie’nin yaşadığını söylüyor. tom tam anlamıyla (giyimiyle, tavırlarıyla) dickie olduktan sonra gizem yavaş yavaş sürdürülemez hale geliyor ve tom’un ne yaptığını marge anlıyor, hikaye de böyle bitiyor sanırsam. çok hoş bir film bence, her şey günlük güneşlikken yönetmen birden havayı bulutlandırıyor ve şimşekler çakmaya başlıyor. ben filmin sonunda iyice afallamıştım mesela, içimde italya’nın küçük bir sahil kasabasına yerleşip portakal toplama hayallerini de taşıyarak.

şimdi plein soleil‘e gelelim. bu filmi izlerken, en azından başlarda, kafamda filmi hep the talented mr. ripley’le karşılaştırma zorunluluğu hissettim ama sonra bu film zaten koptu gitti. çok farklı ele alınmış her şey. örneğin tom ve philippe’in (diğer versiyonun dickie’si) geçmişi hakkında bir şey bilmiyoruz fazla, sadece philippe’in babasının tom’a onu geri götürme karşılığında para aldığını biliyoruz. baştan beri yakın arkadaş izlenimi çiziyorlar, ama daha sonra philippe’in tom’u küçümseyici tavırları ve buna karşı tom’un philippe’e hayran olduğunu belirtmesi, gerginliği artırıyor. bu filmi diğerinden ön plana atan şey ise tom ve philippe’in arkadaşlığından ve yaşamlarından çok tom’un zekiliği ve olayların içinden daha bir serinkanlılıkla sıyrılmasına yer verilmesi. yeni versiyonda matt damon’ın canlandırdığı tom son derece ezik, kimlik değişimi onun hasta olduğu izlenimini yaratıyor ve izleyicinin karşısında bir “zavallı” haline getiriyor. plein soleil’de ise alain delon denilen bir kayanın tom ripley’i canlandırmasını ilk ilginç bir durum olarak düşünmüştüm, tom ripley’nin ezik bir karakter olması gerektiği beklentisindeydim çünkü. ha alain delon ezik rolü yapar mıydı, yapardı da hem uymazdı bence hem de böyle film daha anlamlı ve yerinde. alain delon kötülük yaptıkça güçlenen, philippe’in karakterine kavuştukça özgüven kazanan bir karakter yansıtıyor ve izleyici bu sebeple onu hasta olarak göremiyor, kesinlikle bir acıma duygusu hissettirilmiyor. bu filmin belki de daha başarılı olmasının sebebi bu, çünkü romanın yazarı patricia highsmith şöyle demiş:

“Art essentially has nothing to do with morality, convention or moralizing. I find the public passion for justice quite boring and artificial, for neither life nor nature care if justice is ever done or not. I myself have a criminal bent. I have a lurking liking for those who flout the law, which I realize is despicable of me.”

sanki delon’un tom ripley’si bu sanat tanımına daha çok uyuyor.

bir de plein soleil’in bir hollywood filmi değil de bir fransız filmi oluşunun getirdiği birtakım şahane özellikler var. mesela ufak detaylarla izleyici devamlı geriliyor, yani o the talented mr. ripley’deki elle tutulur gerginlik yok, daha alttan alttan veriliyor. tom ripley philippe’in kıyafetlerini ayna önünde deneyip onun taklidini yaparken aynada belirsiz bir şekilde arkada duran philippe’in ayakları görünüyor, yani dikkatle izlemeyen kaçırabilir. daha sonra polis, philippe’i ararken tom’un otel odasına dalıyor ve tom’la konuşurlarken gardrop kapısı açılıyor, içinde philippe’in ceketleri, polisin görebileceği bir açıdan. polis de bakmadan gardrop kapısını kapatıyor, ama o üç saniye süren sahne bile abartısız bir biçimde -olması gerektiği gibi- o gerginliği yaratıyor. daha sonra semboller var, biri perde mesela. tom hep perdelerle “dışarıdaki” oluyor, örneğin philippe’in marge’la kamaralarına çekildikleri sahne. oteldeki kadının perdelerin güzelliğini övdüğü sahne. bu sembolle, hatta motifle, tom’un “dışarıdaki” oluşu ve philippe üzerinden “içerideki” olma uğraşı veriliyor. bir de ölü balıklar var, ölü balıklar üzerinden tom devamlı philippe’i teknede öldürüşünü ve denize atışını ansıyor. hele o balık pazarındaki sahne çok hoşuma gitti. bir de yine bir fransız filmi olmasının getirisi olacak, çok da büyük önem taşımayan (gibi düşünülen) sahneler uzun uzun çekilmiş. tom’un philippe’i öldürüşünden sonra yelkenli tekneyle denizde boğuşması. cinayeti sezinleyen philippe’in arkadaşının öldürülmesinden sonra tom’un onu merdivenlerden indirirken çektiği zorluk. bir de ben philippe’in olayları çakan züppe arkadaşının tom’un otel odasına girmesinden sonra tom’un gözünün seyirmesine bayıldım, çok rahatsızdı.

geçenlerde

ilk le fabuleux destin d’amélie poulain adlı sanat eserini izleyip yaşamaktan tarif edilemez bir mutluluk duyduktan sonra distopiklikte başka boyutlarda olan american beauty‘i izlemek bipolar bozukluğumuz varmış hissini yarattı. amélie insanın içini ne kadar ısıtan bir filmse american beauty de o kadar hayattan soğutuyor. diyeceğim odur ki bu iki alakasız başyapıt sağolsunlar- bir kaç saat içinde uçlarda yaşadık, baş dönmeleri yaşadık. bakalım amélie‘ye. bu film hakkında çok bir şey demek istemiyorum. küçük şeylerden mutlu olan, detayların farkındalığında olan, insanların hayatlarına bir peri gibi dokunarak onları değiştiren bir genç kadının küçük yaştan itibaren hayatını ve arayışlarını anlatıyor. çok masalsı ama çok da gerçekçi. yani hayatta gerçekleşmesi oldukça zor olan -imkansız olan- bir öykü anlatıyor ama izleyici filmi izlerken bu düşünceye kapılmıyor ve garip bir şekilde çok mutlu ve güvende hissediyor, ve bunlar (yönetmen için, senarist için) başarılması oldukça zor şeyler.

She doesn’t relate to other people. She was always a lonely child.


Amélie still seeks solitude.

So, my little Amélie, you don’t have bones of glass. You can take life’s knocks. If you let this chance pass, eventually, your heart will become as dry and brittle as my skeleton. So, go get him, for Pete’s sake!

montmarte aşkım bu filmle daha bir kabardı. kendime tası tarağı topla, jacques brel şarkıları mırıldanarak paris’e taşın dedim yine. 

At least you’ll never be a vegetable - even artichokes have hearts.

_______________________________________________________________

american beauty ise tam anlamıyla bir amerikanrüyasıkrizini konu alıyor. amerikan rüyasının her çarpık yönü farklı karakterler üzerinden verilmiş. en ön planda olan tema da doğal olarak amerikan rüyasının temelini oluşturan “rekabet”, rekabet her karakterde farklı biçimlere bürünerek çıkıyor. ilk o tipik amerikan ergen kızımız jane’in daha da tipik ergen arkadaşı angela’daki rekabet anlayışını ele alalım mesela. en büyük korkusu “sıradan” olmak ve amacı da amerikan rekabetinden sağ çıkmaktan öte en yükseklerde olmak, bunu da sadece güzelliğiyle başarabileceğini düşünüyor- ama gerek aptallığı olsun, kompleksli oluşu olsun, ve bundan ötürü yalancılığı olsun, belki de filmdeki en sıradan karakter. sıradanlığının farkında olmayışı (ki farkında olamayış/bilinçsizlik -en sonda da yüzleşme- de filmdeki önemli kavramlar) onu bir trajik karakter yapıyor ve daha da sıradanlaştırıyor. ergen kız jane’in arkadaşından bahsettik -ki arkadaşı mıdır tartışılır- o zaman şimdi asıl kız jane’den bahsedelim: onun en bariz özelliği devamlı bir arayış halinde olması. filmin başında yine rekabet sebebiyle, hayatın güzellik yarışması olmasından ötürü kızın estetik operasyonla ilgilendiğini görüyoruz, karşı komşusu olan çocukla (o jane gibi tutunamayanlar klanından) tanıştıktan sonra ise yavaş yavaş kendisini bulduğunu, kendisini olduğu gibi kabullendiğini, yeni bir hayata başlamak için adım attığını görüyoruz. yani bu filmde en sağlıklı yüzleşmeyi ve dönüşümü yaşayan biri varsa o da bu “silik” kızdır. beni en rahatsız eden karakter kızımızın annesi. rekabetten sıyrılmak için hep bir mükemmellik açlığı içinde: hep temiz, hep başarılı, hep düzgün- bahçevanlık yaparken eldivenlerinin elbisesinin ya da ayakkabısının rengine uymasını takacak kadar düzgün. emlakçılıkla uğraşıyor ama emlak işlerinin “kralı” olarak geçen bir adamla rekabet edemiyor ve başarısızlık onu yıkıyor. burada da “corporate america” (o yeah) denilen rezalet-ötesi olgunun yarattığı psikolojik baskıyı ve insanı karakterinden yoksun bırakışını görüyoruz. evliliğinden, işinden, aile ilişkilerinden mutsuz bu kadın özellikle statüsünden ötürü “kral”la yatıyor ve adamın o sevişme sahnesinde kadının kendisine “kral” olarak hitap etmesini söylemesi belki de filmi resmen özetleyen sahne: çünkü filmde neredeyse herkes güçsüzlükten güce kavuşma yolunda hastalıklı bir hırsa kapılarak kompleksli olmuşlar. neyse bu uyuz ötesi kadın hakkında daha fazla konuşmak istemiyorum. şimdii, filmin ana karakteri baba, olaylar daha çok onun çevresinde gelişiyor denebilir, ilk onunla tanışılıyor. adam filmde orta-yaş-krizini tanımlıyor. asıl kızın çekici ergen arkadaşını arzuluyor ve kızın ondan “hoşlandığını” duymasıyla gençleşmeye ve özgürleşmeye başlıyor. işini bırakarak, istediği gibi yaşayarak “rekabet”i terkettiğini düşünmesi ama aynı zamanda kıza uyum sağlamak ve beklentilerini karşılamak için kendi yaşı ve bedeniyle rekabete girmesiyle oldukça çelişki içinde bir karakter. demiştik ya herkesde bir rekabet hali, bir çılgınlık, bir delilik hali- işte bunun olmadığı tek karakter ise diğerleri tarafından “deli” olarak adlandırılan çocuk, asıl kızın sevgilisi, yani ricky, hani şu tutunamayanlardan dediğim. tamamen kendi içinde yaşıyor ve diğerlerine ayak uydurmak gibi bir tasası da yok, bu da onu en güçlü karakter yapıyor (filmde bile bile güçsüz ve kırılgan gösterilmesine rağmen). amerikan rüyasından soyut oluşu, güzelliğin farkında oluşuyla (işte farkındalık, bu karakter filmin her temasına bir anti-tez niteliğinde) belirginleşiyor, hayatın en basit şeylerinde (o ünlü uçan, ya da -danseden- poşet sahnesinde) güzelliği buluşuyla gözünün, algılarının açık olduğu anlaşılıyor. bu özelliği de farkındalığa kavuşma özlemi içindeki asıl kız jane’e ve jane’in babasına bir yardım eli oluyor. bu karşılıklı yardımlaşma süreci içinde ortaya çıkan en psikopat karakter de ricky’nin babası. kendisi o çok kemikleşmiş amerikan generali figürünün her özelliğine sahip, o da mükemmeliyetçi, güçlü (görünüyor), disiplin temeli üzerinde yaşıyor, korku unsuru olmaktan memnun, bir de farklılıklara son derece kapalı, muhafazakar. rekabetten üstün çıkmak için statüsünü kendi kimliği haline getiriyor, ve bu kimliğin getirdiği yükümlülükler altında kendi karakterini bastırıyor- aslında homoseksüel oluşu ve bunu saklayışı gibi. bu noktalarda filmin sonu yaklaşıyor- hikayenin nasılsonuçlandığının/niyeböylesonuçlandığının ise aslında pek önemi yok bence, önemli olan bir nokta şu ki jane’in babası (artık adıyla analım, lester) homoseksüelliğini bir şekilde ona açıklayan generalin karşılık alamamasından ötürü utanç ve hayal kırıklığı duymasının sonucu general tarafından vuruluyor ve bu sahneden önce lester’ın güzelliği takdir ettiği, dünyadaki güzelliklere selam ettiği bir monoloğu var. bu da onun tıpkı ricky gibi farkındalığa varışını gösteriyor, yeniden doğmuş gibi oluyor. burada güzellik/monotonluk arasındaki geçiş ve hırsın/rekabetin/güç istencinin körleştirici etkisi son derece çarpıcı. bu noktada sorun şu ki lester yeni bulduğu güzelliği sindirecek kadar uzun yaşayamıyor, kendi kimliğine kavuşamadığı için bunalımda olan biri tarafından öldürülüyor, bu tezat zaten başından beri trajik öyküyü iyice trajikleştiriyor. tabi bütün olay bu değil, benim yaptığım en basitinden karakter analizi, daha irdelense bu filmden neler çıkar. ama benden bu kadar.

Look at me, jerking off in the shower… This will be the high point of my day; it’s all downhill from here.


This is a $4,000 sofa, upholstered in Italian silk. It is not just a couch.


I feel like I’ve been in a coma for the past twenty years. And I’m just now waking up.


You ungrateful little brat! Just look at everything you have. When I was your age, we… lived in a duplex! We didn’t even have our own house!


Angela: Yeah? Well, at least I’m not ugly!
Ricky: Yes, you are. And you’re boring, and you’re totally ordinary, and you know it.


It was one of those days when it’s a minute away from snowing and there’s this electricity in the air, you can almost hear it. And this bag was, like, dancing with me. Like a little kid begging me to play with it. For fifteen minutes. And that’s the day I knew there was this entire life behind things, and… this incredibly benevolent force, that wanted me to know there was no reason to be afraid, ever. Video’s a poor excuse, I know. But it helps me remember… and I need to remember… Sometimes there’s so much beauty in the world I feel like I can’t take it, like my heart’s going to cave in.


böyle.

Once Zhuangzi dreamt he was a butterfly, a butterfly flitting and fluttering around, happy with himself and doing as he pleased. He didn’t know he was Zhuangzi. Suddenly he woke up and there he was, solid and unmistakable Zhuangzi. But he didn’t know if he was Zhuangzi who had dreamt he was a butterfly, or a butterfly dreaming he was Zhuangzi. Between Zhuangzi and a butterfly there must be some distinction!

THE YEAR WAS 2081, and everybody was finally equal.

24 mayıs- haziran 2011 planları;

  • filmi banyoya götür, fotoğrafları al
  • toms al, one for one yaşa
  • alavara’da yemek ye
  • kulak deldir
  • otobüse binmeyi özledin, otobüse bin
  • simge’nin doğumgünü hediyesini yap
  • moleskine’e birikenler
  • idil’in verdiği listedeki şarkıları dinle
  • nilsu’da balkon sefası yap
  • kıyafetleri terziye götür, yaz alışverişini bitir
  • balkonunu tekrar odanın parçası yap
  • gitmeden kıbrıs şehitleri’ni sindirmiş ol
  • izmir’i fotoğrafla ki sonra çok özlemeyesin
  • makarna sosları ve sandviçler öğren
  • aksak ve miko’nun derdi ne öğren
  • kaçırmış olduğun ve biriken filmleri izle,
  • dergilerini kitaplarını oku
sessizler,
  • Mother, Vsevolod Pudovkin
  • Greed, Erich von Stroheim
  • Metropolis, Fritz Lang
  • Nosferatu, F.W. Murnau (bir daha bir daha)
  • Freaks, Tod Browning
  • The Unholy Three, Tod Browning

bir ara izlenirler.